Fotoğraf Sanatçısı · Yazar · Kültür Yöneticisi · Eğitimci · Gazeteci
"Fotoğraf, kültür, tarih ve edebiyatla örülmüş bir yaşam yolculuğu.
Öğretmenlikten gazeteciliğe, fotoğraf sanatından yazarlığa; müzecilikten kütüphaneciliğe uzanan çok yönlü bir yaşamın birikimi… Her adımında öğrenmenin, üretmenin ve paylaşmanın izlerini taşıyan; haber peşinde koşulan günlerden roman sayfalarına, sergi salonlarından ödüllü müzelere uzanan uzun, anlamlı ve heyecan verici bir serüven…
Bu sayfalarda yalnızca bir özgeçmiş değil; tutkuyla yaşanmış, emekle şekillenmiş ve ardında kalıcı izler bırakmış bir hayatın hikâyesini bulacaksınız.
Yaşamı gözlemlemek, karesiyle yazmak ve kelimelerle anlatmak…
Enver ŞengülPortfolyolar, yurt içi ve yurt dışı fotoğraf çalışmaları, yazılar, sunumlar, atölyeler ve daha fazlası.
Romanlarım, imza günlerim, söyleşilerim ve yazdığım eserler.
Müze yöneticiliğim, Avrupa Müze Ödülü hikâyesi ve kültürel miras çalışmalarım.
Eğitmenliğim, atölyelerim, eğitici videolar ve fotoğraf paylaşımlarım.
Muhabirlik, köşe yazarlığı, yazılarım ve basında yer alan çalışmalarım.
"Bu sayfalarda yalnızca bir özgeçmiş değil; tutkuyla yaşanmış, emekle şekillenmiş ve ardında kalıcı izler bırakmış bir hayatın hikâyesini bulacaksınız."
Bitlis'ten Edirne'ye uzanan yaşam yolculuğunda öğretmenlikten gazeteciliğe, fotoğraf sanatından müzeciliğe, kültürel miras çalışmalarından roman yazarlığına uzanan çok yönlü bir üretim hikâyesi.
Her adımında öğrenmenin, üretmenin ve paylaşmanın izlerini taşıyan; haber peşinde koşulan günlerden roman sayfalarına, sergi salonlarından ödüllü müzelere uzanan uzun, anlamlı ve heyecan verici bir serüven…
Yurt içinde ve yurt dışında açılan kişisel ve karma fotoğraf sergilerinden bir seçki.
1991'den 2011'e uzanan süreçte Bitlis'ten Edirne'ye, Kayseri'den Gaziantep'e Türkiye'nin dört bir yanında açılmış 20 kişisel sergi ve onlarca karma sergi.
Sergileri İncele →Fransa'dan Bulgaristan'a, Zambiya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne dört kıtaya yayılan, çoğunlukla "Şehirlerin Sultanı Edirne" temalı 5 uluslararası sergi.
Sergileri İncele →Bazı fotoğraflar vardır; yıllarca hayalini kurarsınız. Onlara ulaşmak ise sabır, emek ve biraz da şans ister. Bu kare de böyle bir hayalin gerçeğe dönüşmüş hâlidir…
Bazı fotoğraflar vardır; yıllarca hayalini kurarsınız. Onlara ulaşmak ise sabır, emek ve biraz da şans ister.
Bu kare de böyle bir hayalin gerçeğe dönüşmüş hâlidir.
Edirne'nin sisli günlerinde fotoğraf çekmeyi hep çok sevdim. Hatta bu tutkum, "Sisler Arasında" adlı projeme dönüştü. Ancak en büyük hayalim, sislerin arasından yükselen Selimiye Camii'ni böylesine etkileyici bir atmosferde fotoğraflayabilmekti.
Bu hayalim, 25 Aralık 2014 tarihinde gerçekleşti.
Merhum dostum, mesai arkadaşım Nehir Ağırseven'in haber vermesi üzerine büyük bir heyecanla Eski TOKİ Konutları'nın altındaki yamaca koştum. Karşımda, sisler içinden yükselen Selimiye Camii ve ona masalsı bir güzellik katan Muradiye Camii vardı. Akşamın yumuşak ışıkları ve sis, şehri adeta uhrevi bir atmosfere bürümüştü.
Saat 16.45'te deklanşöre bastım. O an, yirmi yıllık bir hayalim ölümsüzleşti. Aradan geçen yıllara rağmen bu görüntünün benzeri bir daha oluşmadı.
Bu kareyi, onu çekmeme vesile olan kıymetli dostum merhum Nehir Ağırseven'in aziz hatırasına ithaf ediyorum.
Osmanlı tıp tarihinin derinliklerine dalan, Edirne Darüşşifası'nın gizemleriyle örülü tarihi bir roman.
🛒 Satın AlZamana karşı verilen sessiz bir savaşın, hafızanın ve kimliğin derinliklerini araştıran etkileyici bir anlatı.
🛒 Satın AlTarihin kanlı sayfalarından damıtılmış, insan ruhunun direncini ve aşkınlığını anlatan güçlü bir roman.
🛒 Satın Alİmza günleri, söyleşiler ve diğer yayınlar için iletişime geçin.
Edirne Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi'ni Avrupa'nın en iyi müzesi seçilen bir kurum hâline getiren yönetim ve vizyon hikâyesi.
Müze yöneticisi olarak Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi'nde gerçekleştirdiği çalışmalar, 2004 yılında Avrupa Müze Ödülü ile taçlandı. Bu prestijli ödül, Türkiye'nin kültürel miras alanında dünya sahnesindeki yerini güçlendirdi.
Osmanlı sağlık kültürü, tıp tarihi ve müzecilik alanlarında ulusal ve uluslararası platformlarda sunumlar gerçekleştirdi; kültürel miras koruma projelerine öncülük etti.
Edirne Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi, bu prestijli ödüle layık görülerek Avrupa'nın en iyi müzesi unvanını kazandı. Türkiye müzeciliği tarihinde bir ilk olan bu başarı, kültürel mirasın korunması ve yaşatılması yolundaki kararlı çabanın meyvesidir.
Kariyer yolculuğunun ilk durağı olan öğretmenlik deneyimi, insanlara öğretme ve bilgi aktarma tutkusunun temelini oluşturdu. Bu köklü birikim, tüm çalışmalarına yansıyan pedagojik bir bakış açısı kazandırdı.
Yurt içi ve yurt dışında düzenlenen söyleşi ve konferanslarla binlerce fotoğraf meraklısıyla bir araya geldi. Fotoğraf sanatı, kompozisyon ve sanatsal anlatım üzerine deneyim paylaşımına dayalı sunumlar.
Dijital platformlarda yayınlanan fotoğrafçılık eğitim videoları, geniş bir kitleye ulaşarak fotoğraf sanatının yaygınlaşmasına katkı sağladı. Teknik ve sanatsal içerikleri buluşturan özgün bir format.
Müzecilik, kültürel miras koruma ve sergi tasarımı konularında uzmanlaşmış eğitimler ve sunumlar. Osmanlı dönemi sağlık tarihi ve kültürel miras alanında özgün bir perspektif.
TRT ve Hürriyet Haber Ajansı muhabirliğinden Trakya Televizyonu haber koordinatörlüğüne, Edirne Gazetesi'ndeki köşe yazarlığından Bitlis Sesi'ndeki muhabirliğe uzanan; haberi, kalemi ve fotoğrafı bir arada yürüten kırk yılı aşkın bir gazetecilik ve yazarlık serüveni.
Fotoğrafçılık, yazarlık, kültürel miras veya eğitim konularında iş birliği, söyleşi ve etkinlik talepleriniz için benimle iletişime geçebilirsiniz.
Sayfamı ziyaret ettiğiniz için teşekkür ederim. Bir düşünceniz, bir anınız ya da sadece kısa bir selamınız varsa, aşağıya yazabilirsiniz — burada kalıcı olarak yerini alacak.
Fotoğraf için sayısız tanımlama yapılmıştır.
Bu tanımlara şunu da ekleyemez miyiz?
"Fotoğraf bir keşfetme sanatıdır veya uğraşısıdır."
Çekmek aynı zamanda keşfetmek değil midir?
Makineleri boyunlarında, çantaları sırtlarında köşe bucak dolaşan biz fotoğrafçılar, aslında yaşamı keşfe çıkmıyor muyuz?
Keşfettiğimiz yeni şeyleri çekmekten çok daha fazla bir zevk almıyor muyuz?
Bilmediğim yerleri fotoğraflamaya gittiğimde kendimi bir kâşif gibi hissederim.
En iyi ve en farklı fotoğrafları çekebilmek için orayı iyi tanımak, iyi gezmek, çok araştırmak adına ne çabalar sergilerim, bir bilseniz.
Herkesin gördüğünden farklısını görmek, herkesin çektiğinden daha farklısını çekmek için nasıl düşünüp planlar yaptığımı…
Gezi gruplarına dikkat edin; onlar belli bir güzergâhtan ayrılmazlar, programları düzenlidir. "Toplan!" komutuyla araçlarındadırlar.
Fotoğrafçılar öyle mi?
Fotoğrafçıda görüntüyü keşfetme merakı vardır.
Hep en uzaklara giderler, olmadık yerlere dalarlar, hep tepelerin ötesini merak ederler. Duvarların arkası onlar için eşsiz fotoğraflarla doludur.
"Toplan!" komutunda da araca en son gelenler fotoğraf çekenlerdir.
Sadece çevreyi, doğayı ya da kentleri keşfetmek mi?
Ya insanları?
İnsanları keşfetmek, bu kâşif duygusunun en doruğudur bence. Komşumuzun çocuğu, mahallemizin yaşlı teyzesi, Karadeniz yaylalarının Fatma ninesi, Urfa Kapalı Çarşısı'nın Halil amcası ya da Trakya'nın bereketli topraklarının Hüsmen Agası…
Hindistan'da, Afrika'da ya da Orta Asya bozkırlarında… İnsan… İnsan… İnsan…
Kahvenin önünden geçerken ya içeride fotoğraflık bir iki portre varsa?
Şu tarlada çalışan kadınlar müthiş fotoğraflıksa?
Ya önünden geçtiğimiz şu köyün içinde çok güzel çocuk portrelerini kaçırıyorsak…
Fotoğrafçı aynı zamanda çektiği her kareyle hayatı keşfeder.
Gülen gözleri, bir ağaç kabuğundaki detayları, çiçeğin içindeki gizemli dünyayı, bir su damlasındaki yansımaları…
Işığı keşfetmek nasıl bir duygudur? Bunu fotoğraf çekmeyenler bilemez.
Dalga boylarını, açıktan koyuya giden tonlarını, cisimlerin üzerinde bıraktığı envai türlü etkileri…
Hele renklerin alını morunu…
Denizin mavisini, ormanın yeşilini…
Biraz daha mı beklesek şu gün batımının kızıllığını? Şu denizden gelen gemi biraz daha mı yaklaşsa beyaz yelkenleriyle? Biraz daha mı yürüsek şu dağın tepelerine doğru?
Görmediğimiz hangi şehre gitsek, yaşamadığımız hangi festivalde olsak?
Hangi gölün sabahında tanyeriyle birlikte uyansak…
Hayvanları, bitkileri…
Canlıları, cansızları…
Evet, fotoğrafçı makinesi elinde dolaşırken aslında hayatı keşfe çıkar.
Keşfetme merakı olmayanlar; tepelerin arkasını, duvarların ötesini merak etmeyenler sakın fotoğrafçı olmasın…
Fotoğraf 1839 yılında icat edildi.
7 Ocak 1839'da Lois Degorre buluşunu Fransız Bilimler Akademisi'ne, 25 Ocak 1839 tarihinde ise Fox Talbot İngiliz Kraliyet Enstitüsü'ne sunduğunda dünya artık eski dünya olmayacaktı.
O zamana kadar ellerine aldıkları Camera Obscuralarla İtalya Como Gölü'ndeki manzaranın eskizlerini çizmeye koşan İngiliz asilzadeleri artık görüntünün gerçeğini tespit etmek heyecanıyla bir fotoğraf makinesi edinme telaşına düşmüşlerdi.
O zamana kadar her şey bir kitapta ya da resimde yer almak için varken, artık dünyada her şey bir fotoğrafa girmek için var olmaya başlamıştı.
Sıkı durun, fotoğrafın icadından sadece 2 yıl sonra, yani 1841'de fotoğrafın mucitlerinden Daguerre'nin "Vues et Monuments Les Plus Remarquables du Globe" (Yeryüzünün En Kayda Değer Görünümleri ve Anıtları) albümü Paris'te yayınlanmıştı bile.
Zamanın şartlarında bu kadar kısa sürede oluşturulan bu albüm, insanoğlunun fotoğraf heyecanının en üst düzeyde ifadesi olsa gerekti.
Bu kitabın yayınlandığı tarihlerde birçok Fransız daguerrotip kameraları ile Pasifik'te cirit atmaya başlamışlardı.
Fotoğrafın diğer mucidi Fox Talbot'un "The Pencil of Nature" (Doğanın Kalemi) albümü de yine fotoğrafın icadından çok kısa bir süre sonra (1844-46) yayınlanmıştı.
Fotoğrafın Oryantalist çağı olarak kabul edilen 1850'ler dünyanın fotografik keşfinin de yıllarıydı aynı zamanda.
1849-51 yılları arasında Flaubert ile birlikte Büyük Ortadoğu Turu'na çıkan Maxime Du Camp, insan yaşamlarından öte Ebu Simbel Anıtı ve Baalbek Tapınağı gibi görülmeye değer yerlere yoğunlaştılar.
Kısa süre sonra da birçok gezgin ve fotoğrafçı, boyunlarında fotoğraf makineleri ile bu coğrafyaların anıt eserlerinin yanında insan ve doğa gibi diğer ayrıntılarına da girdiler.
Başta İstanbul olmak üzere Anadolu toprakları da bir uçtan bir uca işte bu gezgin fotoğrafçıların sayesinde fotoğraflandı ve kayda geçti.
Doğanın ve çevrenin birebir taklit edilemez güzelliği kartların üzerine kalıcı olarak istiflenmeye başlayınca çok kısa bir süre içinde onlarca fotoğrafçı bir anda dünyayı belgeleme yarışı içine girdi.
İşte dünya, fotoğrafın bu sihirli büyüsüne kapılıp çekerken ve belgelerken bizler hâlâ fotoğrafın insan suretini çıkarmak olduğunu varsayarak günah olup olmadığını tartışıyorduk.
Fotoğraf çekmek de, çektirmek de günahtı. Bu nedenle tarihimizi, kültürümüzü, coğrafyamızı ve kimliklerimizi çok fazla fotoğraflayamadık, yazık da ettik doğrusu.
Kendi fotoğrafçılarımız da olmadı. Hep yabancı fotoğrafçılar geldiler, çektiler ve gittiler.
Dikkat edin, İstanbul'un ve Batı tarafından ilgi çeken birçok şehrin eskiye dair bütün fotoğrafları yabancılara aittir. Kültürel mirasımızı, şehirlerimizin eski hallerini yabancılara ait kartpostallarda ya da albümlerde görebiliyoruz.
Osmanlı'da ilk fotoğrafhane açan da yabancı fotoğrafçılardı, bu işi öğretenler de…
Osmanlı'nın ilk fotoğrafçıları kabul edilen Abdullah Biraderler (Vicken ve Kevork kardeşler) sonradan Müslüman olan Ermeni iki kardeşti. Yine Alman Rabach'ın yanında çırak olarak fotoğrafçılığı öğrenmişlerdi. Abdullah Biraderler'in çırağı kim diye soracak olursanız, o da Aşil Samancılar adlı bir gayrimüslim idi. Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın ünlü fotoğrafını da o çekti.
Bizde fotoğrafla ilgili albümler, kitaplar ne zaman basıldı diye soracak olursanız onlar da ancak Cumhuriyet'ten çok sonraya tarihlendirilebilir.
Şimdi bazen Türk fotoğrafı dünya fotoğrafının neresinde diye soruluyor. Buna açık cevap verebilmek için fotoğraf tarihini gerçekten iyi bilmek gerekir.
Fotoğraf tarihi aslında insanlık tarihinin bir yansımasıdır, kültür tarihinin de.
Ellerine aldıkları ilk makinelerle meşakkatli yolculuklara çıkmaya, keşfetmeye, belgelemeye ve çektiklerini kitaplaştırmaya koşanlar, şu an dünyanın kaderini çiziyorlar.
Bizler de onların arkasından bakmaya ve ağır aksak gitmeye devam ediyoruz.
Fotografik anlayışın ve fotografik görüşün yaşam kalitemize büyük katkılar sağladığını savunanlardanım.
Fotoğrafı görmek ya da çekmek için gösterdiğimiz çabaların tümü aslında hayatı daha kaliteli görüp yaşamanın ipuçlarını verir bizlere.
İyi bir fotoğraf elde etmek için gösterdiğimiz çabaları ve bu çabalar sonucu yıllar içinde oluşan altyapıyı bir düşünün.
İyi eğitim, iyi donanım, merak, araştırma, inceleme, görme, algılama, ifade etme ve iyi bir kültürel birikim…
Evet, iyi bir fotoğraf, daha doğrusu disiplinli bir fotoğrafçılık için bunların olması gerekiyor değil mi?
Biz fotoğrafçılar aslında fotoğraf çekmeye çalışırken hem eğitiliyoruz hem de çoğu kez farkında bile olmadan hayatımızı çok iyi yönlendiriyor ve yaşam kalitemizi alabildiğince yükseltiyoruz.
Fotoğrafla ilgilenen kişi öncelikle ayıklamayı öğrenir. İyi ve temiz bir görüntüyü elde etmenin en iyi yolu iyi bir ayıklama yapmamızdır. İlgi merkezimizin çevresinde, onu olumsuz yönde etkileyen ne varsa fotoğraf çerçevemizin dışında bırakırız.
Gözümüzü tırmalayan lekeler, anlamsız objeler, bütünlüğü bozan diğer unsurlar… Yıllara varan süre içinde ve on binlere varan fotoğraf arayışında bunu yaptığımızı düşünün.
Gözümüzün ve beynimizin ne düzeyde eğitilmiş olduğunu tahmin edebiliyor musunuz?
Buyurun size öncelikle kazandığımız bir görme kalitesi.
İyi, doğru, temiz ve ayrıcalıklı görmek ve hayatı buna göre yorumlayıp düzenleyebilmek yaşam kalitesinin önemli bir aşaması değil midir?
Herkesten daha farklı görebilmek ve gördüklerini rengi, ışığı, düzeni ve mesajıyla doğru algılayabilmek her insana doğuştan verilen bir yetenek değildir. Fotoğrafçılar fotoğraf çekme arayışında bunları kazanırlar.
Fotoğrafçı, fotoğraf karesindeki seçiciliğini farkında olmadan hayatına da yansıtır.
İyi ışıkla kötü ışığın farkında olduğu gibi, iyi insanla kötü insan arasındaki farkı da hisseder.
İyi şehirle kötü şehri, güzel sokakla kötü sokağı, iyi mimariyle kötü mimariyi hemen ayırt eder.
Fotoğrafındaki göze hoş gelmeyen düzenlemeleri hayatındaki ayrıntılara da katmaz.
Evi ve masasının üzeri gereksiz ayrıntılardan ayıklanmıştır. Kıyafetinde bir uyum vardır. Estetiği hayatının her noktasına farkında olmadan serpiştiriverir.
Fotoğrafçı daha çok güzeli bulma arayışında olduğu için; güzeli görür, güzeli bulur, güzelle olmaktan zevk alır, güzel dostluklar edinir ve güzel konuşur.
Güzelin peşinde olma istek ve merakı, farkında olmadan ruhunu da güzelleştirir.
Siz hiç kötü, kavgacı, geçimsiz, huysuz, sevimsiz bir fotoğrafçı gördünüz mü?
Fotoğraf çekme, insanlara çevresiyle barışık olma duygusu kazandırır, yaşama pozitif bakmayı öğretir.
O nedenle insanları ve doğayı sevmeyenler, kendisiyle barışık olmayanlar fotoğrafçı olamazlar.
Fotoğrafçı doğayı sever, fotoğrafçı çevrecidir, fotoğrafçı gezgindir, fotoğrafçı meraklıdır.
Siz hiç avcı ile fotoğrafçı arasındaki farkı düşündünüz mü? Kuş avlamanın peşinde olmakla, görüntü avlamanın peşinde olmak… Avcı elinde tüfek dağ bayır dolaşarak öldürdüğü bıldırcın sayısı ile övünür, fotoğrafçı gelecek kuşaklara bırakacağı belgesel değerdeki görüntü sayısıyla…
Fotoğrafçı keşfetmeyi sever.
Bulunduğu kentte fotoğrafçı kadar her sokağı kaç kişi bilir? Kaç kişi kültürel mirasla bu kadar ilgilidir, kaç kişi kenar mahalledeki bir çocuğun gülen gözleri ile bu kadar haşır neşir olmuştur?
Kaç kişi karın beyazlığına, sonbahardaki yaprağın sarısına, gökyüzünün mavisine ve çiçeklerin alına fotoğrafçı kadar tutkundur?
Kaliteli fotoğrafa giden yol, kaliteli yaşamın adıdır.
Ve biz fotoğrafçılar, iyi ve kaliteli fotoğraflar görmeye ve çekmeye devam edelim.
Hayatımızdaki kalitenin çıtasını biraz daha yükseltelim.
Öğretmenlikten gazeteciliğe, fotoğraf sanatından müzeciliğe, kültürel miras çalışmalarından roman yazarlığına uzanan 45 yılı aşkın bir üretim yolculuğu.
Fotoğraflar yükleniyor…
Bitlis'in Ahlat ilçesinde doğdu; dört yaşından itibaren Bitlis merkezde büyüdü, ilk-orta-lise öğrenimini burada tamamladı.
Van Eğitim Enstitüsü'nü bitirerek öğretmenlik mesleğine başladı; 1981 yılına kadar Diyarbakır'ın Silvan ilçesine bağlı Kazandağı Köyü ile ilçe merkezinde görev yaptı.
Tayininin Kars'ın Posof ilçesine bağlı Akballı Köyü'ne çıkması üzerine görevinden ayrılarak memleketi Bitlis'e döndü.
Bitlis'te bulunduğu yıllarda 1926'da kurulan Güzeldere Spor'da futbol oynadı ve kulüp müdürlüğü yaptı; takımların birleşmesiyle kurulan ve Türkiye 2. Ligi'ne yükselen Bitlisspor'da forma giyip kulüp müdürlüğü ile amatör takım kaptanlığını üstlendi.
Hürriyet Haber Ajansı'nın Bitlis muhabiri ilanına başvurusunun kabulüyle haberciliğe adım attı. Rus Pazarı'ndan aldığı mütevazı bir fotoğraf makinesiyle başlayan bu yolculuk kısa sürede onu TRT Bitlis muhabirliğine taşıdı.
Yaklaşık on yıl boyunca Bitlis Sesi Gazetesi'nde yayımlanan haber ve köşe yazılarıyla şehrin gündemini belirleyen isimlerden biri oldu; Bitlis Valiliği İl Basın Bürosu Şefliği görevini yürüttü. Haber peşinde koşarken objektifine yansıyan insan ve doğa fotoğrafları onu fotoğraf sanatına yönlendirdi.
Terör olaylarının yoğunlaştığı yıllarda gazeteciliğin zorlu koşulları nedeniyle yeniden öğretmenliğe döndü; Bitlis'teki Yüzüncü Yıl ve Kurtuluş İlköğretim okullarında görev yaptı.
Öğretmen olarak Edirne'ye atandı ve serhat şehrindeki köklü üretim dönemi başladı.
Millî Eğitim Müdürlüğü Basın ve İletişim Biriminin sorumluluğunu üstlendi; aynı dönemde Trakya Televizyonu'nda haber koordinatörlüğü yaptı. Edine Gazetesi, Vatandaş Gazetesi ve Edirne Haber Gazetesi'nde uzun yıllar köşe yazarlığı yaptı.
İletişim alanındaki başarılı çalışmaları, Trakya Üniversitesi'nde Basın ve Halkla İlişkiler görevine atanmasını sağladı; daha sonra Kültür Şube Müdürlüğü görevini üstlendi.
Trakya Üniversitesi Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi Müdürlüğü'ne atandı. Aynı dönemde Eğitim Fakültesi'ndeki lisans eğitimini ve ardından Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı'nda "Kültür Tarihinde Müzikle Tedavi ve Sultan II. Bayezid Darüşşifası" başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı.
Sağlık Müzesi'nde görev yaptığı on bir yıl boyunca müzenin uluslararası tanınırlığına katkı sağladı; bu çalışmalar sonucunda müze, Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülü'nü kazandı.
Avrupa Kültürel Miras Birliği ve Mükemmellik Kulübü tarafından Sağlık Müzesi'ne En İyi Sunum Ödülü verildi.
Hiç beklemediği bir anda Trakya Üniversitesi Merkez Kütüphanesi'nde görevlendirildi; burada on iki yıl boyunca görev yaptı ve "Edirne Kitaplığı"nın kurulmasına öncülük ederek kentin kültürel belleğine önemli katkılar sundu. Aynı dönemde yazarlık çalışmalarını yoğunlaştırarak Türk edebiyatına 3 roman kazandırdı.
Trakya Üniversitesi Rektörlüğü'ne atanan Prof. Dr. Mustafa Hatipler tarafından, bilgi ve deneyiminden yararlanılmak üzere Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü ile yeniden Sağlık Müzesi Müdürlüğü görevlerine getirildi.
Emekliliğinin ardından da Trakya Üniversitesi'nde Rektör Danışmanı olarak bu görevlerini sürdürmektedir.
"Bu sayfalarda yalnızca bir özgeçmiş değil; tutkuyla yaşanmış, emekle şekillenmiş ve ardında kalıcı izler bırakmış bir hayatın hikâyesini bulacaksınız."
"Fotoğraf bir görsel kurgu sistemidir. Özüne indiğimizde bir insanın doğru zamanda ve doğru yerde dururken görüş ufkunun bir kısmını bir çerçeveye alma meselesidir. Satranç ya da yazmak gibi fotoğraf da verili ihtimaller arasında seçim yapmakla ilgili bir konudur. Sadece fotoğraf söz konusu olduğunda bu ihtimaller sayılı değil sonsuzdur."
Susan Sontag'ın "Fotoğraf Üzerine" adlı kitabında John Szarkowski'den yapmış olduğu bu alıntı aslında fotoğraf üzerine çok derin ipuçları vermektedir.
Bu tanımdan yola çıkarak, fotoğrafa sonsuz ihtimaller sanatıdır da diyebiliriz. Çevremize durup baktığımızda hızla akan hayatın içinden yeri zamanı, açıyı, rengi, biçimi, estetiği seçmek sonsuz ihtimallere açık bir konudur.
Çekim anında birden çok açı vardır, ama doğru olan hangi açıdır?
Birden çok biçim vardır, hangi biçim daha çok dikkat çeker?
Birden çok renk vardır, hangi renk daha çarpıcıdır?
İfadenin ya da hareketin hangi anı çok daha belirgindir?
Hangi zaman, hangi mekân fotoğraf için daha uygundur?
Hangi ışık konumuzu daha iyi aydınlatarak daha farklı hale getirir?
Satrançta taşları sayısız ihtimallerle oynamak mümkündür. Her hamle sizi başka mecraların içine çeker. Yanlış bir hamle hiç ummadığınız bir anda mat olmanıza yol açabileceği gibi, doğru hamleler sizi unutulmaz zaferlere götürür. Sayısız hamle ihtimallerinin içinde en doğrusunu düşünüp karar vermeniz gerekir.
Fotoğraf için de öyle değil mi? Görüntüyü almanın sayısız ihtimallerinin içinden en doğrusuna karar verebiliyorsanız iyi fotoğrafı elde etmiş olursunuz. Yoksa çektiğiniz fotoğrafın o an çekilmekte olan milyonlarca sıradan ve benzer fotoğrafla hiçbir farkı kalmaz.
Mademki fotoğraf bir "görsel kurgu sistemi"dir, o hâlde bu sistem kurgusal akış doğrultusunda içinde sayısız ihtimalleri de barındırır.
Yazmak da öyle değil mi? O da sayısız ihtimaller üzerine kuruludur. Bu durum aslında sanatı tekdüze olmaktan da çıkarır ve sonsuz seçenekler içine sokar. Eğer böyle olmasaydı yapılan işler, yazılan yazılar ve çekilen fotoğraflar birbirinin birer kopyası olmaz mıydı?
Fotoğrafı birbirinin çok benzeri olmaktan çıkaran da sayısız ihtimallere çok açık olmasıdır. Hiç kimse bir başka fotoğrafın aynısını çekemez. Hiçbir fotoğraf diğerinin benzeri değildir. Çünkü her şeyden önce fotoğrafın diğer boyutu zaman işin içine girer. O artık başka zamanda çekilmiş bir fotoğraftır. Benzediği sanılan fotoğraflarda bile küçük ayrıntılar ve nüanslar vardır. Bu durum onları farklı kılar.
Nasıl ki satrançta her kişinin kendine has sayısız hamle alternatifi varsa, her fotoğrafçının da kendine has görüntü seçme biçimi, tarzı, beğenisi ve bu doğrultuda ihtimalleri vardır. Bu ihtimallerin çokluğu da görsel ufkumuzu zenginleştirir, fotoğrafçılarda farklı akımların doğmasına yol açar.
Fotoğrafı farklı kılan belki de bu ihtimallerin sonsuzluğudur. Çünkü bu ihtimallerdeki seçicilik fotoğrafçının tarzını da oluşturur.
Fotoğrafçı; dijital dünyanın, fotoğraf dünyasını alabildiğine yaygınlaştırdığı günümüzde bakanın duygularını mat edecek görsel arayışlar içinde olmak zorundadır.
Sabırlı, araştırmacı, farklı, dikkatli ve ihtimallerle dolu bir gözlem gücü deklanşöre basma anını, sonu zaferle sonuçlanacak keyifli ve heyecan verici bir "şah" çekmeye dönüştüreceği de unutulmamalıdır.
Bundan yıllarca önceydi. Bulunduğum kent sonbahar ile kış arası gri bir pazar gününü yaşamaktaydı. Bodrum katındaki gazete bürosunun sigara dumanlı ortamından kendisini dışarı atan 4 arkadaşım ile birlikte, bir fotoğraf çalışması için yüz metre ilerideki aracımıza doğru ağır aksak gidiyorduk.
Az önce yaptığımız sohbetin son kırıntılarını tüketmeye çalışırken, yan sokaktan gelen silah sesleri sohbetimizi zorunlu olarak noktalamaya yetmişti.
İnsanların silah seslerinin geldiği ara sokağa doğru koşmaları doğal olarak bizi de oraya yöneltti. Arnavut kaldırımı parkelerin düzensiz aralıklarına takılıp düşme korkusuna rağmen bir solukta olay yerine vardığımızda, gördüğümüz manzara hem çok fotografik ve hem de çok korkunçtu.
17-18 yaşlarındaki genç bir delikanlı, kıpkırmızı kanlar içindeki elbiseleri ile ayakta duruyordu. Şok geçiren bir yüz ifadesi, neye uğradığını anlamayan bir çift iri göz ve alnının tam ortasında bir delik vardı. Bu delikten ileriye doğru kan fışkırıyordu...
Etraftaki insanlar ne olduğunu bilemez bir telaşla sağa sola koşuşturuyorlardı. Kaşla göz arasında çağrılan arabaya çocuğu bindirip hastaneye yolladığımızda, bilinçaltımızda tek bir şey kalmıştı; Fotoğraf...
Evet. Bu şok anını içimizden biri fotoğraflamış mıydı acaba? Hemen biri birimize sorduk! Hayır...hayır...benimle birlikte elinde fotoğraf makinesi bulunan diğer 4 arkadaşımın da aklına bu anı fotoğraflamak gelmemişti.
Evet, dünyanın pek çok dergisine kapak olabilecek bu fotoğrafı çekememiş, çocuğu kurtarma telaşına ve insanca duygularımızın akışına kapılıp gitmiştik.
Çocuğun yere düşen bir silahtan patlayıp seken kurşunlardan biri ile vurulduğunu öğrendik, ama alnının ortasından aldığı yaraya rağmen neden hala ayakta durabildiğini ve hemen ameliyata alınan çocuğun akıbetini bir daha öğrenemedik. Acaba kurtulmuş muydu?
Aradan yıllar geçti, olayın detayları, hafızamın kıvrımlarında kayboldu gitti, ama belleğim orada gördüğüm tek kare fotoğrafı hiç ama hiç unutamadı ve çekemediğim fotoğrafların birinci sırasına hep onu oturttu. Kanlar içinde bir yüz, şok bakışlı iki kocaman göz, alnın tam ortasında bir delik ve ileri doğru fışkırmakta olan kan...
Bu nedenle nerde bir kargaşaya tanık olsam veya bir silah sesi duysam, parmaklarım farkında olmadan makinemin deklanşörüne gider...
Böyle bir fotoğrafı yine de çekemeyeceğimi bilsem de...
Bil Jay, "Fotoğrafçı Olmak Üzerine" adlı kitabında Magnum'un efsanevi fotoğrafçılarından yakın arkadaşı David Hurn için şunları yazar.
"Diyelim ki David Hurn'u çektiği bir fotoğrafın içindesiniz; muhtemelen onu fark etmeyeceksiniz. O bir bukalemun gibi ortama uyum sağlar ya bir sosyete düğününün konuğudur ya da işçi sınıfından bir piknikçi. Poz verdirmez, insanı ileri geri itip kalkmaz, bir dizi hareket yaratmaz; sakindir, herkesten biridir, içeriden, sessiz biri. Fakat biri sizi dürter ve şöyle der: 'O, fotoğrafçı David Hurn'. Gider tanışırsınız ve doğuştan utangaç birinin içten tebessümü ve heyecanı ile dolu olduğunu görürsünüz."
Evet, David Hurn, herkesten biridir. İçeriden ve sessiz biri…
Kitabı ilk okuduğumda bu paragrafın üzerinde çok düşündüğümü hatırlıyorum. Özellikle içeriden ve sessiz biri olma kavramının üzerinde çok düşündüm. Çoğu fotoğrafçı fotoğraf makinesinin deklanşörünün sessizliğiyle övünür. Leica'ların en büyük özelliklerinden biri deklanşörünün son derece sessiz çalışmasıdır. Bu özellik bu makineleri son derece sessiz ve dikkat gerektiren ortamların seçkin prensleri haline getirir.
Bundan yıllar önce birkaç fotoğrafçı arkadaşımla, bir klasik müzik konserini fotoğraflamaya gittiğimizde yaşadıklarımızı yüzüm kızararak hatırlıyorum.
Salonun 4 ayrı yerine konuşlanan tripodlarımızın üzerindeki makinelerden yankılanan deklanşör sesleri, nasıl da derin sessizlik içinde melodilerin büyüleyici etkisi altındaki bir iki izleyicinin tepkisi ile yüzümüze çarpan ve unutamayacağımız bir tokada dönüşmüştü.
İşte Leica'nın sessizliği bu tür ortamların cankurtaran simididir.
Ya fotoğrafçının sessizliği? İşte konumuz budur aslında.
Günümüzde bulundukları ortamlarda dikkat ve ilgiyi üzerlerine çekmekten hoşlanan gösteriş meraklısı fotoğrafçıları gördükçe David Hurn gibi ustaları hatırlamamız gerekir.
Hani bilmem kaç milyon pikselli makineleri, bilmem kaç mm odak uzaklığındaki objektifleri, tripodları, monopodları ile saniyede bilmem kaç kare çeken makinesi ile seri çekimle dikkatleri üzerine toplayanlar.
Sonra dönüp dolaşıp "Şu insan fotoğraflarında istediğim sonucu bir türlü alamıyorum, ne yapmam lazım?" diyenler.
İyi fotoğrafçı kendisini fark ettirmeyen, ortama çabuk uyum sağlayan, dikkatleri üzerine çekmeyen ve sessiz çalışmasını becerebilen fotoğrafçıdır. İyi fotoğraflar da bu tür çalışmaların ürünü olarak karşımıza çıkarlar.
Farkında mısınız dijital fotoğrafçılık geleneksel anlayışların kalelerini yerle bir ettikçe, yeni ve kaliteli bir fotoğraf anlayışının yanında farklı fotoğrafçı tipleri de karşımıza çıkmaya başladı.
Kendisini hemen fark ettiren, ortama uyum sağlamakta zorlanan ve alabildiğine gürültülü çalışan ve bunu bir maharet olarak çevresine aksettiren fotoğrafçılar bunlar.
Sadece fiziksel anlamda değil, sosyal ve anlayış olarak ta gürültücüdürler.
Her ketsen önce topa dalıp tartışmaların içinde olurlar, bir iki fotoğrafla öne çıkıp ahkâm keserler, web sitelerinin forum sayfalarındaki tartışmalara balıklamasına dalarlar, gördükleri her fotoğrafa fütursuzca eleştiri yapar ve kimseyi kolay kolay beğenmezler.
Fotoğrafçının fotoğrafı konuşmalı, projeleri gürültü çıkarmalıdır.
Bil Jay'ın, ünlü usta Hurn'la ilgili düşüncelerinin devamıyla yazımı noktalayayım.
"Tuhaf ama gerçek. Tüm dünyasına ve dünya çapındaki deneyimlerine rağmen David Hurn, birçok fotoğrafçı gibi çekingen biridir. Güçsüzlük gibi görünen bu özelliğini güce dönüştürmeyi başarmıştır. İnsanlardan hoşlanır ve fotoğraf makinesi sayesinde onlarla bağlantı kurar, hem makinenin arkasında saklanmaya devam eder."
"Fotoğraf doğumla başlar. Ölümden sonra da vardır."
Sevgili dostum Alberto Modiano, "Fotoğraf Tarihine Giriş" kitabının önsözünü, çok hoşuma giden bu sözle sonlandırır.
Aslında biz fotoğrafçılar, varlıkları ölümsüzleştiren bir güce sahibiz.
Birçoğumuz bu önemli gücün farkında değiliz ama öyleyiz. Çektiğimiz her insanı, her olayı, her canlıyı ve her anı ölümsüzleştiriyoruz.
Fotoğraf, insanlığın görsel tarihidir.
Fotoğrafın icadına kadar insanlar, olup biteni yazarak, resmederek veya sözlü kültür yoluyla sonraki kuşaklara aktarmışlardır.
Fotoğrafla birlikte hayatın birebir kopyası alınmaya başlanmış ve bu sayede olayları, insanları, çevreyi, doğayı ve olup biten her şeyi olduğu gibi belgelemek mümkün olmuştur.
Buna hayatın ölümsüzleştirilmesi de diyebiliriz aslında.
Birçoğumuz son dönemlerde dijital dünyanın parlak ışıltıları altında, gözlerimiz kamaşmış bir şekilde yolumuzu bulmaya çalışırken fotoğrafın diğer boyutlarını göremiyoruz ne yazık ki.
Fotoğraf, 180 yıllık bir geçmişe sahip.
İlk kalıcı görüntü, Nicéphore Niépce tarafından 8 Aralık 1827'de İngiltere'deki Royal Society'ye bildirilirken, aslında sebeplerin vardığı bir sonuçtu bu.
Bir yönüyle fotoğrafın başlangıcı olarak kabul edilen bu olay, aslında Rönesans'la birlikte başlayan gelişmelerin ve insanlık tarihinin binlerce yıllık görüntüyü sabitleme merakının bir sonucuydu.
Her sonuç da yeni bir gelişimin doğumu değil midir?
Aristoteles, MÖ 4. yüzyılda kendi yöntemleriyle ışığın etkilerini araştırmaya başladığında belki de bir sonuca varmıştı. Ama o sonuç, ışığın ve optiğin binlerce yıllık serüveninin yeni bir başlangıcıydı.
Camera Obscura, Camera Lucida, kimyasal, fiziksel ve optik gelişmeler…
Sonunda vardığımız dijital çağ ve daha doğrusu dijitalin, hayallerimizin sınırlarını aşan mucizesi.
Evet, ne yaparsak yapalım 180 yıldır şöyle veya böyle fotoğraflar çekiliyor, basılıyor, biriktiriliyor ve saklanıyor.
Yine 180 yıldır insanlık tarihinin görsel belleği fotoğraf olarak arşivlerde yer alıyor.
İnsanlık üç-dört kuşaktır fotoğraflanıyor ve tarihin sayfalarında bu fotoğraflar yer alıyor. Yok olup giden üç kuşak yerini yeni ve dijital kuşağa bırakıyor.
İnsanlar ölüp gidiyor ama fotoğraflar yaşıyor. Kentlerin bir dönemki hâlleri yok olup gitti ama fotoğraflarda yaşamaya devam ediyor. Üç kuşaktır var olan çok şey yok olup gitti ama tüm bunlar yine fotoğraflarda yaşıyor.
Daha doğrusu, fotoğraf karesinde yer alanlar şanslıydı; onlar ölümsüzleştiler.
Eski kuşaklar için bir fotoğrafta yer alıp ölümsüzleşmenin önemini şimdi daha iyi anlıyoruz. Mesela benim ailemde büyük dedelerimin ve ninelerimin hiç fotoğrafı çekilmemiş. Aile arşivimizdeki en eski fotoğraf anneannem ve dedeme ait.
Babamın babasının nasıl biri olduğunu hiç bilmiyorum; çünkü fotoğrafı yok.
Babam ve anneme ait fotoğrafları da ancak ben ayrıntılı olarak çekebildim. Kendi fotoğraflarıma gelince… En eski fotoğrafım ilkokul beşinci sınıfa ait. Öğretmenimizle birlikte çektirdiğimiz toplu bir sınıf fotoğrafı. Onda da nokta gibi görünüyorum zaten. Öncesi yok.
O nedenle son üç kuşaktır soy ağacındaki her ferdin fotoğrafına sahip olan aileleri çok kıskanırım. Geçmişlerini fotoğraflarla biliyor, tanıyor ve yaşatıyorlar.
Evet, "Fotoğraf doğumla başlar. Ölümden sonra da vardır." Ve biz fotoğrafçılar tarihe, kalıcı belgeler ve görüntülerden oluşan kayıtlar düşürmeye; insanları, olayları ve yaşamı ölümden sonra da yaşatmaya devam ediyoruz.
Yani varlıkları ölümsüzlüğe ulaştırmanın gücüne sahibiz.
Fotoğraf teknolojisindeki tekniğin baş döndürücü gelişimini izliyor musunuz?
Takip etmek bile gerçekten zor.
Dijital devrim ve ardından gelen yapay zekâ tsunamisi, fotoğrafa dair bugüne kadar olan bütün teknik gelişmeleri ve birikimleri yerle bir etti. Kendine yeni teknolojik alanlar yarattı ve bu alanların sınırlarını her gün biraz daha zorluyor.
Çok değil, bundan 20 yıl öncesinde bile dijital teknolojiye birçoğumuz burun kıvırıyorduk. Analog teknolojiye en tutkun olanlarımız bile bu gelişmelere ne kadar dayanabildi?
Herkesin modern top ve tüfeklerle girdiği savaşı kılıç kalkanla sürdürmenin ne kadar gereksiz ve anlamsız olduğunu en statükocu olanlarımız bile kabul etmek zorunda kalmadı mı?
Şimdi ise yapay zekâ ile lazer savaşları başladı.
Daha düne kadar dijital makinelerin kendisine tat vermediğini, filmin sunduğu keskinlik ve detayları yakalamakta zorlandığını söyleyenlerin bile artık birer dijital makinesi olmaya başladı. Fotoğraf işlemeye karşı olanlar da çaktırmadan Photoshop ya da pratik telefon uygulamalarına yönelmeye çalışıyor.
Dijital devrim ve yapay zekâ, fotoğraf mantığını ve teknolojisini muazzam boyutlara taşıyor.
Megapiksel sayısındaki artış, sensör büyüklükleri, işlemcilerdeki hız ve diğer teknik özellikler sürekli gelişip değişiyor; piyasaya çıkan her yeni makine öncekini bir anda eskitiyor.
Daha düne kadar dijital fotoğrafın önünde engel gibi duran depolama sorunu da bir çırpıda çözülüverdi. Cebimizde taşıdığımız minik flaş belleklerin bile bilmem kaç gigabaytlık olanları çıktı.
Yedek hard disklerin hem kapasiteleri arttı hem de fiyatları düştü. Terabaytlık hard diskler artık herkesin bütçesiyle alınabiliyor.
Özetle dijital ve yapay zekâ teknolojisi sayesinde daha hızlı, daha güvenli, daha büyük, daha keskin ve daha doygun fotoğraflar çekebiliyoruz.
Çektiklerimizi güvenle büyük depolarda saklayıp yedeklerini daha kolay alabiliyoruz.
Farkında mısınız, fiyatlar da hızla düşüyor.
İlk dijital DSLR'mi aldığımda ne kadar zorlandığımı hatırlıyorum. Şimdi yeni aynasız modeller hayatımıza girdikçe eskileri hızla ucuzluyor. Herkes elindeki ağır ve hantal DSLR'lerini elden çıkarma telaşında.
Ayrıca dünya küçüldü ve yurt dışından yarı fiyatına dijital makine edinmek artık mümkün.
Öte yandan cep telefonlarındaki hızlı gelişmeler, mobil fotoğrafçılığı da bu alanın başköşesine oturttu.
Şimdinin baş döndürücü teknik yenilikleri birkaç yıl sonra kim bilir nerelere ulaşacak? Hayalini bile etmek çok güç.
Peki, iyi bir fotoğrafta teknik olanaklar ne kadar etkilidir?
Soruyu şu şekilde de sorabiliriz: İyi bir fotoğraf elde etmede tekniğin katkısı yüzde kaçtır?
Deneyimlerimden yola çıkarak söyleyebilirim ki bu oran en fazla %25, bilemediniz %30 civarındadır.
Yani dünyanın en yüksek megapikselli, en iyi sensörlü, en hızlı işlemcili, en iyi görüntüyü veren likit kristal ekranlı, saniyede bilmem kaç kare çekebilen, en hızlı obtüratörlü, en yüksek ISO değerine ulaşabilen ve en az noise (eski deyimle gren) üreten makinemiz olsa, bunun dışında fotoğrafa dair diğer bilgilerimiz yetersizse iyi bir fotoğrafın kıyısından ancak geçebiliriz.
Ben bu durumu, kompleks yapan ve havalı full-frame makinelerin yanında küçük kompakt makineleriyle utana sıkıla çekim yapmaya çalışan öğrencilerime hep şunu söylerim:
En büyük, en önemli, en hızlı ve en etkili fotoğraf makinesi gözümüz ve beynimizdir.
Biz neyi, nasıl ve hangi ışıkta çekeceğimize karar veremezsek elimizde kaç bin dolarlık makinemiz olursa olsun ne yazar? Onun için makinenin büyüklüğünden ve çok fonksiyonlu olmasından çok işlevi önemlidir bence. Ondan en iyi verimi alabilmek önemlidir.
Teknik, işin yüzde 25'idir demiştik, ya gerisi?
İyi bir göz, iyi bir karar, iyi bir ışık, iyi bir kompozisyon ve tüm bunları harmanlayıp algılayan, aynı zamanda yorumlayan iyi bir kültürel altyapı.
Tüm bunlar, iyi fotoğrafa ulaşmada başarının asıl büyük bölümünü oluşturur.
"Ya bu muazzam tekniğin karşısında şans faktörü hiç mi yok?" diye soranları duyar gibi oluyorum.
Eh, ona da yüzde 5'lik bir oran verelim gitsin…
Çoğu insan içgüdüleriyle fotoğraf çeker. Doğal bir görme bilinci vardır; buna biraz da yetenek eklendi mi birçok insanın beğenerek izlediği fotoğrafları çekmek mümkün olur.
Benim fotoğrafa başlama serüvenim de aynı mantık üzerine kuruluydu. Çevremdeki güzelliklerden çabuk etkileniyor ve Rus pazarından aldığım, zaman zaman kapağından ışık alan Omo5 adlı kompakt bir makineyle bir hayli güzel fotoğraflar çekiyordum.
Bu kadar kötü bir makineyle ve içgüdüsel olarak çektiğim fotoğraflarımı insanlar beğeniyordu ve bu da benim çok hoşuma gidiyordu.
Gün geldi, bir SLR makinem oldu. Basit bir kompakt makineden refleks makineye geçmek fotoğraf hayatımın önemli devrimlerinden biri olmuştu. Çektiğim filmler ışık almıyordu ve ben konulara biraz daha iyi hâkim olabiliyordum. Ama çekimlerim yine içgüdüseldi.
Tamamıyla içten gelen dürtülerle yaptığım doğa ve insan çekimlerini yılbaşında ve bayramlarda eşe dosta bayram tebriği niyetine yolluyordum.
Bu tebrik kartlarını İstanbul'daki arkadaşlarımdan biri biriktiriyordu ve bir gün beni aradı. "Çalışmalarını İFSAK üyesi bir arkadaşıma yolladım. Fotoğraf eğitimi var mı? Hiç sergi açtı mı?" diye sorduğunu söyledi.
Eğitim mi? Sergi mi? O ana kadar hayatımda bir fotoğraf eğitimi kavramı olmamıştı ve sergi açmayı hiç mi hiç düşünmemiştim.
İçgüdüsel davranmak bana daha özgürce geliyordu. Sanki bu şekilde daha içten ve samimi fotoğraflar üretebilirdim.
İşin eğitim kısmını bu aşamada önemsemedim ama sergi fikri hiç de fena gelmemişti bana. Hemen içgüdüsel fotoğraflarımla ve sadece 50 mm sabit objektifimle çektiğim fotoğraflarla bir sergi hazırlığına giriştim. Bir yıl arayla iki sergi açtım ve inanır mısınız, bu sergilerimde yer alan fotoğrafların tamamına yakını satıldı.
Bu arada arkadaşlarımdan biri bana 35-105 mm bir objektif sattı. İlk defa zoom bir objektif kullanacak ve 50 mm'nin sunduğundan daha geniş bir görüş açısıyla tanışacaktım. Bu objektifi, daha önce kadraja sığdıramadığım kubbeli bir yapıya doğrulttuğumda şaşıp kalmıştım.
Bir anda önümde geniş bir dünya açılmıştı. O ana kadar 50 mm'nin kadrajına sığdıramadığım birçok şeyi çok rahat şekilde görüp çekebiliyor oluşuma çok sevinmiştim. Yanılmıyorsam fotoğraf hayatımın ikinci devrimi bu olmuştu.
Dört yıldır fotoğraf çekiyor ve sergiler açıyorum ama ilk defa, objektiflerde açı kavramının ne olduğunu bilmeden 35 mm'nin bana sunduğu daha geniş görüş açısıyla fotoğraf çekiyordum. Bu önemli bir gelişmeydi fotoğraf hayatımda. Çevreme bu objektifin marifetlerini anlata anlata bitiremediğimi hatırlıyorum.
İçgüdüsel olarak fotoğraf çekmeye devam ediyordum. Fotoğraf eğitimi bana önemsiz ve gereksiz gibi geliyordu. Fotoğraflarım beğeniliyordu ya, o yeterliydi benim için. Hem o zamanlar aradığında bulabileceğin kitap ve dergi yoktu. İnternetin bu alanda önünüze sunduğu imkânların esamisi bile okunmuyordu.
Gün geldi, dördüncü sergimin hazırlıklarını yapıyorum. Bir sergi açılışında İzzet Keribar ustayla tanışıyorum. Aramızdaki samimiyet ilerliyor, kendisine sergi açmak üzere olduğumu söylüyorum. O da, "Açmadan getir, fotoğraflarına bir bakayım." diyor.
Çok seviniyorum elbette. Birkaç gün sonra sergi için büyük masraflarla bastırdığım 40 civarında 30 × 40 cm baskıyla ustanın Sirkeci'deki bürosuna gidiyorum.
Keribar'ın fotoğraflarımı çok beğeneceğinden öylesine eminim ki… Ama beklediğim olmuyor. Usta, bir çırpıda 40 fotoğrafın, aralarında favori fotoğraflarımın da olduğu yaklaşık 20'sini eliyor. "Bunlar olmaz!" diyor. "Hiç kompozisyon kurallarına dikkat etmemişsin, her şeyi göbeğe yerleştirmişsin."
Kem küm… Ustaya laf söylenmez. Önerilerini dikkatle dinliyorum. Fotoğraflar koltuğumda, büyük bir hayal kırıklığıyla Piyasa Hanı'nın merdivenlerinden aşağı inip gözden kayboluyorum.
Sergi açmaktan vazgeçmek üzereyim.
Ne demek oluyor bu? Kompozisyon, oranlar, ilgi merkezi, alan derinliği, göbeğe yerleştirme… Hem bunları bilmiyor muydum?
İzzet Keribar ustayı ziyaretim fotoğraf hayatımdaki üçüncü devrimdir.O andan itibaren artık fotoğrafın içgüdüsel serüveni bitmişti benim için. Artık eğitimli ve disiplinli bir sürece girmem gerekiyordu.
İlk olarak çok zor da olsa elenen 20 fotoğrafımın yerine zar zor kompozisyonu biraz daha düzgün 20 tanesini seçerek sergimi açmıştım. Fotoğraflarım çok az satılmış ve hayal kırıklığına uğramıştım.
Bu sergi sonrası benim kendimi eğitme sürecimdir aynı zamanda. Kurslar, dergiler, kitaplar, ustalarla ilişkiler, araştırmalar, sorular, cevaplar…
Teknik konular, tarihçeler, objektifler, açılar, alan derinliği, kompozisyon kuralları, düzenleme teknikleri ve biçimleri, ışık, dijital teknoloji ve elbette ki Photoshop bilgisi…
Eğitimli bir fotoğrafçıya göre beş-altı yıl geriden gidiyorum. Ne büyük bir zaman kaybı…
Aradan yıllar geçiyor. Kendimi eğittiğim gibi otuz yıldan beridir fotoğraf eğitimi veriyorum.
Öğrencilerime içgüdüsel fotoğrafçılığın eğitimli bir uğraşıya dönüşmesinin önemini anlatıp duruyorum.
Benim beş yılda öğrendiğim bilgi ve deneyimi öğrencilerim bir-iki ayda öğrenip uyguluyorlar ve ben onları hayatımdaki zaman kaybından dolayı kıskanıyorum.
Elime aldığım 35 mm'lik objektifin görüş açıma kazandırdığı heyecanı şu an 10 mm ile ve bilmem kaç milyon pikselli teknoloji harikalarıyla yaşayamıyorum ama olsun; kesinlikle eğitim şart.
Evet, kesinlikle fotoğraf içgüdüsel bir eylemdir başlangıçta. Ama bu yaklaşım iyi bir fotoğrafın en fazla %10'unu oluşturur. Geriye kalan çok büyük oran için eğitim, bilgi ve disiplinli bir çalışma gereklidir.
İçgüdüsel yeteneklerini bu noktaya taşımayanların başarısı saman alevi gibi yanar söner. Oysa eğitim ve fotografik disiplin bizleri uzun ve başarılı bir yolculuğa çıkarır.
Gültekin Çizgen, "Fotoğrafın Kalın Sesi" adlı kitabında rahmetli hocası Sabri Berker'den bir alıntı yapar ve der ki: "En büyük plastik sanat şehirciliktir. Bunu mimari izler. Binaların içine girince de ortaya çıkan diğer görsel sanatlar; yani resim, heykel, fotoğraf vb. bunları takip eder."
Estetiğin bu hiyerarşik sıralaması aslında biz fotoğrafçıları yakından ilgilendiren bir durumdur. Bizim gibi az gelişmiş ülkelerde ve şehir planlamasından uzak yaşayan toplumlar için de önemli bir sorundur. Yurt dışından uçakla her gelişimde kent yerleşimlerindeki düzen ve intizamın, doğuya doğru gelindikçe nasıl yavaş yavaş bozulduğunu; ülkemiz sınırlarına girildiğinde ise adeta bir kargaşaya dönüştüğünü izler, derin düşüncelere dalarım.
Toplumlar arasındaki gelişmişlik düzeyini ve estetik duygusunu bu birkaç saatlik yolculukta adeta bir film şeridi gibi görebiliyor insan. Ünlü bir ressamın fırçasından çıkmış gibi görünen yerleşim alanları, doğuya doğru geldikçe önce bozulmaya başlıyor, ülkemizde ise çalakalem yapılmış bir karalamaya dönüşüyor.
Dünyanın tartışmasız en güzel coğrafyalarından birinde kurulan İstanbul'u bir kaosa, bir beton yığınına dönüştürmeyi sanırım estetik bilgi ve eğitiminden yoksun bizler başarabilirdik.
Ülkemizin yaşayan en önemli ressamlarından Devrim Erbil, "Estetik" konulu bir konferansında şöyle demişti: "Bizde estetik eğitimi sadece üniversitelerin güzel sanatlarla ilgili bölümlerinde okutulur. Oysa Batı'da estetik eğitimi ana sınıfından itibaren verilmeye başlanır."
Ben, estetik eğitiminden yoksun kişilerin belediye başkanı olmaması gerektiğini söyler dururum. Hatta bunu biraz daha öznelleştirir ve şöyle derim: "Fotoğraf sanatıyla ilgilenmeyen biri belediye başkanı olmasın." Sahi, biz fotoğrafçılardan biri bulunduğu kentte belediye başkanı olsa estetik değerler çok daha fazla ön plana çıkmaz mı?
Nasıl da rahatsız oluruz rastgele dikilmiş elektrik direklerinden ve özensiz çekilmiş elektrik tellerinden… Allah'tan dijital teknoloji, bu tür rahatsızlık veren öğeleri kolayca ortadan kaldırabilme imkânı veriyor bizlere. Dia filme çekim yaptığımız yıllarda, makinemizi doğrulttuğumuz en güzel karelere giren teller yüzünden deklanşöre bir türlü basamadığımızı ve nice güzel fotoğrafı heba edip gittiğimizi hatırlıyorum.
Sadece teller ve direkler mi? Yok edilen tarihî miras, korunamayan ve ön plana çıkarılamayan kültürel değerler, kötü planlanmış cadde ve sokaklar, bu sokaklardaki bakımsız yollar ve kaldırımlar, sıvanma gereği bile duyulmayan tuğla ve briket örgülü evler, anten ve güneş enerjisi panelleriyle dolu çatılar, çirkin çöp konteynerleri, birbiriyle uyumsuz binalar, özensiz balkonlar ve gözleri tırmalayan renkler…
İşte böylesine estetikten uzak bir çevrede, ellerinde fotoğraf makinesiyle doğru kadrajı bulabilmek için adeta iğneyle kuyu kazan biz fotoğrafçılar…
Böylesine kötü, plansız ve estetikten uzak bir çevrede işimiz ne kadar zor, değil mi? Bırakalım fotoğraf çekmenin zorluğunu; vatandaş, estetikten uzak bir çevredeki estetikten uzak evinin estetikten uzak duvarına bir sanat eseri asma ihtiyacı bile duymayacaktır. Hal böyle olunca bizler de sergilerimizde fotoğraflarımızın satılmamasından ve fotoğrafın hak ettiği değeri görmemesinden yakınıp duracağız.
Fotoğraf bir ayıklama ve sadeleştirme sanatıdır. Görünenlerin içinde kimsenin fark edemediği güzellikleri bulup çıkarmaktır. Söylesenize, bu kadar kargaşanın içinde ne kadar zorlandığımızı, bazen tek kare çekmeye değer bir fotoğraf bile bulamadığımızı…
Onun için çevre düzeni olmayan, estetik kültürden uzak yerleşimlerde fotoğrafçıların işi de zordur. Dijital ve mobil fotoğrafçılığın gelişmesi, fotoğrafın önünü öyle bir açtı ki artık herkes, iyi bir fotoğrafçı olmak için yoğun çaba sarf ediyor.
Çevremde fotoğraf çekenlerin sayısının hızla arttığını görüyor ve buna seviniyorum. Çünkü bu toplumda fotoğrafçılar ne kadar çoğalırsa, estetik sorunlar da o kadar çok gündeme gelir.
Fotoğrafçılık, göz eğitimi olduğu kadar aynı zamanda bir estetik eğitimidir. Bizler farkında olmadan rahatsızlık vereni, olmaması gerekeni ve gözü tırmalayanı ayıklaya ayıklaya birer estetik uzmanına dönüşürüz. Ancak çoğu zaman bunun adını koyamayız.
Bu nedenle biz fotoğraf çekenler ne kadar çoğalır, elinde fotoğraf makinesi olanlar kentlerin sokaklarında ne kadar çok dolaşırsa; inanıyorum ki bu toplum da estetik kavramının ulaşması gereken noktaya o kadar hızlı ilerleyecektir.
Dijital devrimin hayatımıza kattığı en önemli sözcüklerden biri "piksel"dir. Hani daha önce grenlerin yaptığı görevi üstlenen elektronik noktacıklar… Nokta deyip geçiyorum ama buna, fotoğrafımızın niteliğini belirleyen en küçük hücre de diyebiliriz.
Biz, film kuşağında büyüyenler ve uzun yıllar boyunca film kullananlar, "gren" sözcüğünü çok severdik. Benim de kulağıma çok hoş gelirdi bu sözcük. Gren, film üzerinde görüntüyü oluşturan kimyasal noktacıklardı. İşte bu milyonlarca küçük kimyasal noktacık bir araya gelerek renkleri, biçimleri ve görüntüyü oluşturuyordu.
Hepimizin çantasında değişik ASA değerlerine sahip filmler bulunurdu. Bunların en ünlülerinden biri, 50 ASA'lık Fuji'nin asi çocuğu Velvia idi. Hepimiz biliyoruz; görüntüyü oluşturan kimyasal ya da elektronik noktacıklar ne kadar küçükse görüntü de o kadar keskin oluyordu. 50 ASA, bu nedenle keskin fotoğraflar için çok önemliydi.
Ama işte, küçük oldukları için ışığa duyarlılığı çok az olan bu filmlerle kapalı bir mekâna girdiğinizde yandınız demekti. Çünkü ışığın az olduğu ortamlarda tripodsuz çekim yapmak mümkün değildi. Hele hareketli objeleri çekmek, tripodla dahi olsa, imkânsızdı.
Bu tür durumlarda filmimizin kaç kare çekilmiş olduğunu not eder, filmi geri sarar ve eğer varsa çantamızdaki 800 ya da 1600 ASA'lık filmleri takar, iç mekân çekimlerini öyle yapardık. Tersi durumlarda ise bu kez film değişikliği ters yönde olurdu. Ama 100 ASA'lık normal grenli filmlerden uç değerlere gittiğimizde, örneğin 50, 800 ya da 1600 ASA'lık filmler de çok pahalıydı. Bunları düzenli kullanmaya bütçe dayanmazdı.
Bazen filmler gibi, özellikle siyah beyaz baskılarda, kartlar da grenli olurdu. Görüntülerde grenin noktacıklarını görmek isteyenler bu kartlara baskı yaparlardı. Sevgili dostum Cemil Ağacıkoğlu ise grenli baskıları için kendine özgü yöntemler bulmuştu. Ağacıkoğlu, "Hüznün Grenleri" adlı sergisi ve albümündeki grenli görüntüleri elde etmek için aylarca çalışmıştı.
Dijital devrimle birlikte, filmle beraber bu sihirli noktacıklar da tarih oldu. Son 20-25 yıldır pikseller girdi hayatımıza. Artık grenlerin yaptığı görevi pikseller üstlenmiş durumda. Milyonlarca piksel, askeri bir disiplin içinde ve şaşılacak bir teknolojiyle kardeşçe bir araya gelip bizlerin hayranlıkla izlediği görüntüleri oluşturuyor.
Sensörün ne olduğunu biliyoruz. Dijital makinelerde filmin yaptığı görevi üstlenen, ışığı algılayıp elektrik sinyallerine dönüştüren duyarlı katmana sensör diyoruz. Sensör, film karesi ya da ondan daha küçük boyutlarda, aynamsı bir yüzeydir. İlk bakışta parlak, düz bir alana benzetmek mümkündür.
Oysa işte o parlak ve düz alanda bu kez piksellerin büyüsü gerçekleşiyor. Günümüz teknolojisinde milyonlarca piksel, müthiş bir organizasyon içinde bu dar alanda minik paslaşmalarla önemli işler başarıyor. Gerçekten de çok karmaşık bir teknoloji sayesinde ve çok kısa süreler içinde bu alan üzerinde o kadar çok şey olup bitiyor ki biz bunu fark etmiyor, sadece görüntünün makinemizin arka ekranındaki hâlini görebiliyoruz.
Bir defa piksel dediğimiz şey gerçekten çok küçük bir noktacık. Öyle ki bu büyüklüğü ancak mikrometre (mikron) ile ölçebiliyoruz. Bir piksel, sensör yapısına göre 2 ile 10 mikrometre büyüklüğündedir. Sıkı durun; bir mikrometre ise milimetrenin binde biridir.
Sadece bu büyüklükteki ışık noktacıkları yatay ve dikey olarak yan yana dizilmiyor. Her birine ulaşan elektronik devreler, bu milyonlarca noktayı birbirine bağlıyor. Bu noktacıkların üzerinde renkleri oluşturan mavi, kırmızı ve yeşil filtreler bulunuyor.
İlginç bir konu da kare şeklindeki piksellerin, sanıldığı gibi birbirine yapışık olmaması ve aralarında az da olsa bir boşluk bulunmasıdır. Bu boşluklar çıkarıldıktan sonra kalan bölgeye ışığa duyarlı bölge (fill factor) denir. Bu bölgenin genişliği sensörün kalitesini belirleyen önemli etkenlerden biridir.
Bu boşluklar, sensörde oluşan ısının dağılmasına zaman zaman katkı sağlasa da bu bölgelere düşen ışık kaydedilmez ve moiré adı verilen görüntü bozulmalarına neden olabilir. Bunu önlemek için aralara mikro lensler yerleştirilir ve ışığın komşu piksele yönlendirilmesi sağlanır.
Bir düşünün; milimetrenin binde biri büyüklüğündeki karecikler arasında müthiş bir ilişki, enerji alışverişi, mikro lensler ve etkileşimler… Tüm bunlara günümüz dijital teknolojisi Foveon sensörlerini de ekliyor. Bu sensörlerde piksellerin kardeşliği biraz farklı. Hem yan yana hem de alt alta diziliyorlar.
Daha dün gibi değil miydi dijital teknolojiyi küçümseyenler ve burun kıvıranlar?
Ne dersek diyelim, sihirli küçük noktacıklar biz fotoğraf çekenleri sihirli fotoğraf dünyasının içine biraz daha çekip götürüyor ve büyük maharetleriyle fotoğraf teknolojisinin kaderini belirliyor.
O nedenle bu baş döndürücü gelişmeye şapka çıkaralım ve alkışlayalım.
Yaşasın piksellerin kardeşliği…
İnanç, ritüel ve kutsallık… Dünyanın dört bir yanından inanç mekânlarında yakalanmış anlık kareler.